Gez Keyfim Gez © 2018

Kaknüs’ün uyanmasını bekleyen “altın şehir”; Sagalassos.


Vadisiz kalmış kelebekler, geri gelmez olmuştu. Kala kala yaşam feryadına yürüyen bir nefeslik tarih kalmıştı. Tahtından inenleri Akdağ toprağı ile giydirmişti. Şehrin damarlarından akan altını yer çekince, arpın telleri de kopmuştu. Soluğunu çeşmeden akan suda alan bir çocuk, kim bilir kaç asırdır susuz kalmıştı. Kelebeklerin gidişiyle ufuk da yere serilmişti. Ah o kaknüs gözlerini bir açabilseydi, o düşten bu düşe kaçan kelebekler belki yine gelirdi…
 

Yakın zamanda Anadolu’nun en zengin kültür birikimine sahip antik kentlerden birine daha kavuştu ülkemiz; “Sagalassos”. Elde edilen bulgulardan oldukça “varlıklı” bir geçmişe şahit oluyoruz bu kentte. Şehrin binlerce yıl öncesine ait, “Anıtsal Antoninler Çeşmesi”, 9.000 kişilik en yüksek rakımlı tiyatrosu, tapınakları, kaya mezarları, hamamı, ticaret merkezi, konukevi, anıtsal kemerleri, heykelleri, meydanı ve mozaiklerle bezenmiş kütüphanesi, farklı dönem insanlarının ne kadar barış ve refah içinde yaşadığını anlatmaya yetiyor.
 
Günümüze kadar korunarak ulaşan birçok parçasnın sağlam kalmasının, antik kentin denizden 1.500-1.700 metre yüksekliğe kurulmuş olmasından ileri geldiği tahmin ediliyor. Bugünkü Isparta, Afyonkarahisar, Burdur, Antalya ve Konya illerini içine alan Yunan Antik Kenti, “Luvi” kabilesinin kollarından olan “Pisidia” halkına ilk ev sahipliğini yapmış bilgilere göre. M.Ö. 3 bin yılı sonlarında Pisidialı halkın burayı yurt edinmesi ile başlamış kent yaşamı. Zaman içerisinde birçok imparatorun gözdesi haline gelen bir merkeze dönüşmüş Sagalassos. Bunlardan biri de Büyük İskender. M.Ö. 4.yüzyılda Büyük İskender’in burayı topraklarına katması ile zenginleşen kent, M.Ö. 25 yılında Roma İmparatorluğuna dahil edilmesiyle altın çağını yaşamaya başlamış.  
 
 
Tarihteki topluluk ve şehirler gibi Sagalassos da kaderin ona hazırladığı üzücü olaylardan nasibini alarak, M.S. 6-7. yüzyılda depremlere, hastalıklara, savaşlara yenik düşüp, yalnızlığına terk edilmeye başlamış. M.S. 11. yüzyıla kadar küçülerek köy hayatı şekline bürünmüş. M.S. 13.yüzyılda ise Selçuklular’ın gelmesi ile buradaki yaşam sona ermiş. Yörenin dağı olan Akdağ sanki kenti korumak istermişcesine üzerini toprağı ile örtmüş…
 
Kayıp şehir, 1706 yılında Fransız gezgin Paul Lucas tarafından keşfedilmiş. Kentin gerçek kimliği ise 1824 yılında bulunan bir yazıtla gün yüzüne çıkmış. İlk bilimsel araştırmalar 1884-1885 yıllarına dayansa da, bir sürelik ilgisizlikten sonra 1983 yılında 4 yıl sürecek geniş bir araştırma konusu olmuş. 1990 yılında araştıma derinleştirilerek, Belçikalı Marc Waelkens’a resmi kazı izni verilmiş. Kendisi emekliliği sebebiyle görevi bırakmış olsa da, yeni ekiple günümüzde hala yeni bulgulara rastlanıyor. 
 
 
“Antoninler Çeşmesi” suyuna kavuştu…
 
Anıtların ince estetiği, dönemin sanata olan bakışını gözler önüne seriyor. Kentin en gözde buluşu hiç kuşkusuz “Antoninler Çeşmesi”. Çeşme, kent Roma İmparatorluğu’na geçtiğinde M.S. 161-180 yılları arasında prestij göstergesi olarak inşa edilmiş. 1993-1995 yılındaki kazı çalışmalarında bulunan çeşmenin aslına uygun restorasyonu, 1998-2010 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı, Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu izni ile Belçika Leuven Katolik Üniversitesi tarafından yapılmış. 1.800 yıl sonra yeniden hayat bulan çeşmenin, 13 yıl süren restorasyonu ise konunun uzmanı Semih Ercan tarafından yönetilmiş.
 
 
Çeşmenin diğer anıtlar gibi M.S.7.yüzyılda yaşanan depremden yıkıldığı söyleniyor. Antik Yunan’da Hıristiyanlık öncesinde hakim olan çok tanrılı dinlerin sembolü olan heykeller, Adalet ve İntikam Tanrıçası Nemesis hariç, Hıristiyanlar tarafından yıkılıp, su haznesine atılmış. Kazılar esnasında çeşmenin haznesi içinde bulunan heykellerin döküm kopyaları üretilerek, 2011 yılında sembolik de olsa yerlerine konmuş. Gayet de başarılı olmuş. Heykellerin asılları Burdur Müzesi’nde sergileniyor. Anıtın restorasyonu bir Belçika bankası, Lamberts van Assche Ailesi, Renier Doğaltaş ve 2005 yılı itibariyle Koç Grubu şirketi Aygaz’ın ana sponsorluğunda yürütülmüş. Restorasyon çalışmaları bu yıl tamamlanıp, yüzyıllardır susuz kalan çeşmeden yeniden su akması sağlanmış.
 
 
Bugün Ağlasun bölgesinde görülen yerleşim, Selçuklular dönemine rastlıyor. M.S. 16. yüzyıl itibariyle Sagalassos’daki hayat tamamen durunca, yerleşim Ağlasun ovasına kaymış. Sabahın ilk ışıklarında ovayı kaplayan sis ve huzmeler, antik kentin büyüsünü daha da arttırıyor. Sonbaharda gitme fırsatınız olursa, bu şölene renklerin de eşlik ettiğine tanık oluyorsunuz. 
 
 
Böylesine büyük bir değerin özellikle fotoğrafçılara çok ihtiyacı var. Sosyal medyada en güzel karelerle mümkün olduğunca duyurmalı ve turizme katkı sağlamalıyız. Ziyaret saatleri dışında fotoğraf çekmek isterseniz Burdur Valiliği’nden yazılı olarak özel izin almanızda fayda var. Antik kente ulaşım oldukça rahat. Yakın yerlere olan gezilerinizde burayı da rotanıza dahil edip, mutlaka ziyaret edin. Hem konumu, hem de tarihi geçmişi karşısında hayranlığınızı gizleyemeyecek, hatta dilinizden düşürmeyeceksiniz :)